20 09 2008

genç osman of of

mehteri severim. o mağrur duruşlar, o insanın kalbinde çınlayan ziller, güm güm gümleyen davul sesi hoş duygular uyandırır bende. bu yıl mehter takımı gezici hale mi gelmiş bilmiyorum, altunizade-bağlarbaşında meydandaki sıradan parkın içinde, yağmurun altında, bir baktım ki mehter. Sadece mehter olsa iyi, yanında da son zamanlarda ramazanda mehtere partnerlik etmeye başlayan kocaman şişme maskotlar. içinde adam olanlar hani. bir adet nasrettin hoca, bir adet ibiş(gülen suratlı), bir de kuş vardı, minik kuşa benziyordu ama gagası o kadar büyüktü ki kafası kadardı. aslında çok korkutucular. çocuklar nasıl korkmuyorlar anlamıyorum. çok cesaretli yeni nesil çok. hatta bir çocuk nasrettin hocanın karşısında efe dansı yapıyordu, bi diğeri minik kuşun kocaman balon ellerine yapışmış zıplıyordu. bir de bu maskotların kendi aralarında bir takım anlamadığım şeyler, bir garip ilişki vardı. minik kuşla ibiş, kafalarını tutamayarak saçma sapan dans ederlerken bir anda durdular ve birbirlerine bakakaldılar, neredeyse öpüşeceklerdi ya da öpüştüler uzuvları abartılı olduğu için anlaşılmadı. bu sırada nasrettin hoca da, mehter genç osmanı çalarken zıp zıp zıplıyordu. bu gelenek neyi yaşatmaya çalışıyor anlayamadım. ortada muğlak bir durum vardı. ortamı, maskotların hal ve davranışlarını eleştirmek geçmişe saygısızlık gibi mi olur acaba diye düşünürken, mehter show bitti. sağa dön komutuyla beraber sırayla uzaklaşırlarken bir mehter gözümün içine bakıp pis pis sırıttı, kafamda yarattığım mehter imajına hiç uymayan bu davranış karşısında da çaresiz kaldım, imajım bozulmasın diye yokmuş gibi davranarak kafamı çevirdim. mehter takımı uzaklaşırken bir grup insan da peşlerine takıldı, minik kuş, ibiş ve nasrettin de tabi. zaten zor dengede durdukları için sağa sola devrilecek gibi yürüyorlardı ancak nasrettinin yürüyüşüne arkadan şöyle bir baktım da adeta kırıtıyordu. yine imaj kaygım devreye girdi ve oradan hızla uzaklaştım. mehteri takip etmek aklımdan bile geçmedi, geçemez, o insanlar neyin peşinden gidiyorlar anlamadım. belki bir çay içip dinlenecek adam belki tuvalete girecek, şahsen görmek istemem mehterimi ben öyle. minik kuş maskotunun içinden çıkan adamı görmek de mutsuz eder beni, adam bir yanda, şişirilmemiş halde orada koyun postu gibi duran balon elbise bir yanda. bu sahne benim ruhumda onarılmayacak izler bırakır. deli miyim takılıcam bunların peşlerine.
amaç nedir, ne yapılıyor, hadi yapılıyor bizden ne bekleniyor anlamadım. sanırım bazı şeyler çok kolay ulaşılır olmamalı şu hayatta, aklımızdaki gerçekler daha güzel bazen, bazen de hiç bilmemek. maskotların özel hayatını bilmek ya da bizim parkta mehter takımı görmek pek işime yaramadı kısaca.

07 09 2008

git bu evden

çörek bir yalnızlık duygusu var, çöreklendi yine içime. çörek de sevmem pek. küçükten alıştırmışlar bi poğaça. bak açmayı da sevmem. o nedenle belki de açılmıyor bir türlü içim. ağır bir yalnızlık duygusu. yetti artık. git artık. git.

05 09 2008

look at me!

bence türk kahvesi ikiyüzlü bir insanmış. (turkish coffee is hypocritical person) Geçen gün yatağın üstüne dökülüverdi, ses etmedim ki kurusun, kurusun da temizleyeyim. kuruyunca bir de ne göreyim, yine kuru kuru bir kahve oluvermiş. çok bozuldum. o kadar su katıyorsun, pişiriyorsun, içiyorsun, elde kalan yine başta olan. kısırdöngünün ta kendisi. nescafe öyle mi oysa diye düşündüm sonra. bir duruşu var, suya temas edince değişiyor. değişmemek değildir her zaman duruş sahibi olmak. yerine göre değişeceksin, türk kahvesi. yoksa kurut kurut iç, bu mu yani. öfkelendim açıkçası. karşısındakiyle dalga geçer gibi hareketler, yakışıyor mu şanına? neyse işte bu, bu kadar. there is enough.
bir de bence bir insanın bir insana, 3 saat(gerekirse biliyorum 6 saat) bıkmadan usanmadan ders çalıştırması çok özverili ve özenli bir davranış. kıymetini biliyorum, ne demek olduğunu biliyorum. bu emeğin hiç bir karşılığı olamaz bence ama yine de teşekkür ederim ikizim. en sevdiğim öğretmenim sensin...

01 09 2008

öz genler

benim bir evim daha oldu, özgenler apartmanında. zilde adımın yazmıyor olması, benim evim olmadığı anlamına gelmez. içinde bana ait bir eşya olmamasının da bu anlama gelmediği gibi. orada kendimi iyi hissetmemi sağlayan bir huzur var, rahatlık var, evin koridorlarında sevgi esintisi var, orada doğallık var, mutluluk var. bütün bunları sağlayan iki tane enerji kaynağı var bir de. onlar da evimde oturuyorlar, oturuyorlar ki ben evime geldikçe rahat ve mutlu hissedeyim. bu nedenle ben de onlara 'kendi evinizde gibi davranın lütfen' demekten kendimi alıkoyamıyorum. bir tanesinin kocaman gözleri var, kocaman yüreği var, nasıl sevgi dolu, yeşil de nasıl yakışıyor, yeşilli. sen hep otur bu evde olmaz mı, hep kal. bu ev seninle çok güzel, sesinle güzel. öbürünün de kocaman gözleri var, e onun da kocaman yüreği var, belli belli gözünden belli, iyi kalpli masal kahramanı işte. dün yeşilliye dır dır ederken , okeyde eşim olup benle sahte kahkahalar atarken, daha başka bir çok anda da yakaladığım o hali ile tanışmaktan çok memnun oldum. sen de bence bu evde kalmalısın, bizle yaşamalısın.çok isterim. zaten enerji kaynakları birbirine pozitif enerji göndermezse bu evin koridorlarında esmez o, bana iyi gelen rüzgarlar.
Yanınızda çok mutluyum, evi(mn)izde çok mutluyum. İyi ki varsınız...

29 08 2008

tam zamanı

hayat tesadüflerle dolu, ben tesadüflere hiç mi hiç inanmam. bir hayal uykuya yatmışsa tesadüf değil, uykudan uyanmışsa kesinlikle tesadüf değil. şimdi uyanmış bir hayal, bu olsa olsa bir mucize olabilir. biliyorum, gerçek olacak. artık her sabah uyandığımda bir nedenim daha var sımsıkı tutunmak için. hayatı kaçırmıyorum hissine kapılmaya başladım bu da çok hoşuma gidiyor.
hoşuma giden sadece bu değil bu aralar. elini tutmak hoşuma gidiyor, pazar görüşürüz demen hoşuma gidiyor, havanın çok sıcak olması beni sevmediğin anlamına gelmiyor. bu duygusallık beni besliyor. iyi geliyorsun bana. iyi ki varsın.
hayallerim var ama hayalperest değilim. cebimde duygular var ama mantığımı yitirmiş değilim. benim saltanatımın sürdüğü bir devirde yaşamaktan memnunum. elbet hayat bildiği gibi gelecek, bize yaşamak düşecek. her şey çok güzel olacak...

31 07 2008

bugün

bugün mutluyum, mutlu uyuyacağım.

30 07 2008

hahahaha

bence bu dünyadaki en gerizekalı insanlar, espri yaptığını sanıp sonrasında gülme efektine basıp duran radyoculardır. bu insanlardan, bu insanları dinleyip gülen insanlardan, gülmeyip yine de dinlemeye devam eden insanlardan kısacası bu ve bununla ilişkili her şeyden pek haz etmiyorum ben. etmek de istemiyorum. edenle birarada olmak da istemiyorum.ona göre.

28 07 2008

değmeyin figanıma

tekrar merhaba. bugün yine eşiğine geldim depresyonun. çok mutluydum, çok eğlendim, en sevdiceklerimden biri bütün gün yanımdaydı. ama bunlarla ilgisi yok işte durumun. uzun süredir şöyle bir depresifliğe meyledip de toparlanan, yooook yooook diye kendini pışpışlayarak yaşamını sürdüren bu kalbim dayanamıyor artık. bu sefer bırakıyorum bakalım. ne olacaksa olsun, buradan sızlanmakla ama aynı zamanda etrafa gülücükler dağıtmakla olmuyor bu işler. alnımın akıyla girerim depresyona. herkesi terkediyorum bugün, beni terkedenleri iki kez terk ediyorum. bak yine yoook yooook diyorum içimden kendime, bu bir süreç diyorum, sus be kadın. bir kez de içindeki yaşı akıt dışarı.
bugün sabah olmasa, işe gitmesem, istediğim zaman uyanabilsem, işyerindeki hiç kimseye gülümsemesem, kimse nen var diye sormasa, hiç arayanım olmasa, öğle olmasa, yemek yemesem, akşam olmasa, eve dönmesem, hiçbir yerde olmasam, saate bakmasam, susamasam, yağmur yağmasa, güneş açmasa, hiç tatil olmasa, hiç çalışmak zorunluluğu olmasa, herkes bi sussa, kimse odama gelmese, televizyon aniden bozulsa, çay demlenmese, kimse ölmese, dereler tersine aksa...
ya da bunların hiç biri olmasa, kimse bana dokunmasa, bir şey sormasa, gözüme bakmasa, bunlarla da idare edebilirim.
kendime o kadar kaldım ki, kendimle o kadar kaldım ki, özlüyorum bilmediğim bir şeyi, bilmediğim birini, tutunmak istemiyorum hayır, tutunmuyorum zaten. ama yaşamak istiyorum. karışmayın depresyonuma.nolur bi huzur verin ya.

27 07 2008

alt küme

akşamüstü denize bakıyordum. yalnızdım. denizde bir çalkantı vardı, dalga değildi, akıntı değildi. tanımsız bir hareketti. denizin üstü bir sağa bir sola çalkalanıp duruyordu,bu kelime en yakın anlatımdı. tasa elini sokup şöyle bir sallamışsın gibi.ama denize kimse bir müdahalede bulunmamıştı, rüzgar da bizzat yoktu, çalkalanıp duruyordu işte. benim gibiydi, içim gibiydi, müdahalesiz bir hareketlilik mevcuttu. kimse farkında değildi. denize öylece bakıyorlardı, seyrediyorlardı ama görmüyorlardı. yalnızdı. nasıl şaşırmıyorlardı? bu şaşırmama hali şaşırtıyordu beni. ama dedim ya görmüyorlardı. sadece bakıyorlardı. ne kadar yalnız olduğumu görmüyorlardı, sadece yanımda durup bana bakıyorlardı. üzülüyordum.


günün herhangi bir saatindeydim, her saati olabilir, her an olabilir, yalnızca o zamana özgü değil, zaten çoktan başlamış ve devam ediyor olabilir. yürüyorum aslında yürümek denemez buna, ayaklarım yerden 4 ya da 5 parmak kadar havada. uçmuyorum, yürümüyorum, süzülüyorum. hızım sabit ama tamamen bana bağlı. boşluktayım, ayaklarım gibi. önüm sonsuz. bir bilgisayar oyunu kahramanı gibiyim. tanıdığım insanlar, hayatımda olan, olmayan, bir yerlerde gördüğüm, çok sevdiğim, hiç sevmediğim, herkes burada. teker teker karşıma çıkıyorlar. kimi sağımda kimi solumda duruyor. görmek istemiyorum kimseyi. karşılaşmak istemiyorum. yapayalnızım, bulanmışım yalnızlığa. görmek istemiyorum. yine de varlar, karşıma çıkıyorlar. ters yöne girmiş bir araba gibiyim yoğun trafikte, dönemiyorum, üstüme üstüme geliyorlar. biri yaklaşınca elimi uzatıyorum, dokunuyorum, dokunamıyorum, elim içinden geçiyor, yok. var ama yok. hepsi birer görüntü sanki, ama buradalar, karşımdalar. yok. gözlerim doluyor yine. yalnızlık. hayır bu işkence. beni kendimle bırakmıyorsunuz, varsınız ama aslen yoksunuz. yokluk. herkesle en az ve sadece bir kez karşılaşmak zorundaymışım gibi bir durum var. geçiyorum, ardımda bırakıyorum, aşıyorum sanıyorum. yine ordalar. yoruldum sizden, bıktım hatta. gidin. kaybolun. ağız tadıyla bir yalnızlık yaşatmayacak mısınız? cevap vermeyin, bakın ama görmeyin, her şeyi benden bekleyin, ben de susmaya başlıyorum artık. zaten içim suskun uzun zamandır, zorluyorsunuz diye konuşuyorum. istemiyorum. biraz da olsa anlayın.
görmek istemiyorum, konuşmak istemiyorum, herkesle karşılaşıyorum hayatımın bir ve her döneminde. zorunluluktan biraz da yokluktan inanın. yokluk vardır. siz de yoksunuz. varlığınızla yok oldum. beyin ölümüm gerçekleşti benim. fişimi çekin. peşimi bırakın.

10 07 2008

flu

konuşmuyordum, konuşamıyordum, sanki konuşsak o noktada her şey bitecekti, bu aramızda gizli bir anlaşmaymış gibi siz de susuyordunuz. birkaç şarkı sözü müydü durumu tanımlayan, suskunluğumuzu bozmamanın tek yolu muydu birilerinin birilerine yazmış olduğu bu sözlere sarılmak...üzülmek istemiyordunuz belli, kendinizi koruyordunuz işte. ben sizi üzmek ister miydim ki hiç, bu nedenle susarak sizi kendimden koruyordum. etkilenmemek mümkün değildi ama bu nazik ruhunuzdan, o zaman yapmayın, kafamı karıştırmayın, koca bir duygusal boşluk işte içimdeki, o boşlukta o kibriti çakmayın, kendinizi de yakmayın. ama aklımdasınız bir şekilde sıkça, sanki söylesem her şey bozulacak, tamam ben susmaya devam ederim ama siz de bırakın elinizden o kibriti, kafam karışıyor sonra, o şarkıların sözleri boş duvarlarda çok yankı yapıyor, susturamam diye korkuyorum sonra.
*yoksa bütün bunlar benim yorumum mu? ortada hiçbir şey yok mu? deliriyor muyum yoksa?